TEK MİLLET, TEK VÜCUT, TEK YÜREK - ŞEHİTLER OLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ - Blogcu



Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kaabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir

BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR

SEHİTLERÖLMEZ:TÜRK TARİHİ VE MİLLETİNE  YAPILAN SALDIRILARA KARŞI BİR SAVUNMADIR....


6/9/2009

TEK MİLLET, TEK VÜCUT, TEK YÜREK




KONU İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ YAZINIZ! :: Arkadaşına Gönder!

2 MESAJ BIRAKILMIŞTIR

  1. Yazan: Prof.Dr. Ramazan ÖZEY | Tarih: 2009-10-29 07:13:08
    Konu: TÜRK MİLLETİ KOYUN MU ? NE ZAMAN YIKILIRIZ ?
    KÜLTÜR EMPERYALİZMİ 1-YUMUSAKgüç; CasusAjan PornoBASIN Gazete TV MEDYA Sinema KumarPiyango FutbolcuLUK Rüşvet Particilik ,,
    2-KABAgüç;HARP/Suikast/Darbe ,,
    Ülkelerin Yumuşak Güçle İşgali - Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu
    www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6905

    Türk Milleti koyun mu? Sorusu, siyasi platformlarda sık sık gündeme gelir ve uzun uzadıya tartışılır. Türk milletinin koyun olduğu tezini savunanlar, bugün için Türk milletinin iç ve dış olaylara karşı duyarsız ve sessiz kalışını örnek olarak verirler. Türk milletinin koyun olmadığını savunanlar ise, tezlerini ispatlamak için tarihin sayfalarına dalış yaparlar. Tarihin sayfalarından çok sayıda olay aktarırlar ve Türk milletinin koyun olmadığını savunmaya çalışırlar. Ancak günümüz söz konusu olduğunda suskun kalırlar. Sahi Türk Milleti Koyun mu?
    Günümüz Türk dünyasında kısa bir gezinti yapıldığında ve Türk Milleti görsel olarak incelendiğinde, Türk milletinin koyun gibi uysallaştığı görülür. Sovyet Rusya hâkimiyeti altında kalmış olan Türkler, Rusların sömürge düzenine alışmış gibidir. Uygur Türkleri, Çin’in her türlü zulmüne karşı boyun eğmek zorunda bırakılmışlardır. Gerçi Türkistan Türkleri, uzun yıllar komünist rejimin baskısı altında hürriyetleri ellerinden zorla alınmış ve başkaldırmaya yeltenenler ise, akıl almaz zulüm ve işkenceler görmüşlerdir. Ancak bugün için bağımsızlıklarını ilan eden Orta Asya Türk ülkelerinin halkları, başlarındaki otoriter rejimlerin esiri halindedirler ve adeta koyun uysallığı ile yaşamlarını devam ettirmektedirler. Bu durum belki, eski rejimin hala etkili olduğundan kaynaklanmaktadır. Ancak Türkiye Türklerinin koyun gibi uysal olmalarını açıklamak pek o kadar kolay değildir.
    Koyunlaştırma Hareketi
    Bugün için Türkiye Türklerinde de, koyun gibi uysal görünümlü oldukları ve dünya olaylarına karşı vurdumduymaz oldukları, izlenimi ağır basmaktadır. Bunun sebebi ise, Batı’nın Türkiye üzerinde hâkimiyet kurmasıdır. Batı Dünyası, Türkiye Türkleri üzerinde, Osmanlı Devletinin son iki yüzyılından bugüne kadar olan üç yüz yıllık bir dönemde, “koyunlaştırma” faaliyetleri yürüttükleri bilinmektedir. Gerçi bu koyunlaştırma çalışmaları, Cumhuriyetin ilk yıllarında tamamen durmuş ise de, 1940’lı yıllardan itibaren yeniden sistemli bir şekilde yürütülmeye başlanmıştır.
    Koyunlaştırma hareketi, hem dıştan ve hem de içten planlı bir şekilde yürütülmüştür. Dıştan, Türkiye’nin çıkış noktası olarak, Batılılaşmak, İslam ve Türklükten uzaklaşmak olarak yönlendirilmiştir. Bu yönlendirme sonucu olarak, kökü dışarıda olan iç mihraklar, Türk halkı üzerinde yoğun bir koyunlaştırma faaliyetlerine girişmişlerdir. Bu bağlamda, Türk halkı hakir görülmüş, Müslüman ve Türk olduğundan dolayı sürekli aşağılanmış, itilmiş, kakılmış, dövülmüş ve sövülmüştür. Bütün bu insanlık dışı muamelelere rağmen direnen ve kimliğini kaybetmeyen insanlar, “irticacı, yobaz, aşırı aydın, ırkçı ya da Türkçü” suçlamalarıyla hapislere tıkılmış ve akıl almaz işkencelere tabi tutulmuşlardır. Bunların çoğu, işkenceler sonucunda yaşamlarını yitirmişlerdir. Hapislerde akıl almaz işkencelere dayanabilen insanlar ise, akıllarını yitirmiş, düşünme yeteneğini kaybetmişler ve meczuplaşmışlardır.
    Koyunlaştırma çalışmaları, özellikle 1960’lı yıllardan sonra, içinden çıkılmaz bir hale gelen “borçlandırma hareketi” ile zirveye ulaşmıştır. 1960’lı yıllardan sonra, “Borç yiğidin kamçısıdır” felsefesi ile devlet adına şuursuzca alınan borçlar, siyasilerin yandaşlarına peşkeş çekilmiş ve toplumun bir kesimindeki bireyler hormonlu bir şekilde zenginleşirken, devlet fakirleşmiştir. Devletin fakirleşmesi güçsüzleşmesine yol açmış ve borçlandığı dış ülkelere karşı “emir kulu” haline gelmiştir. Öyle ki, devleti bütçesini dahi, borç veren ülkeler yapmaya başlamıştır. Devlet yetkilileri, maalesef IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlardan izin almadan, devlet kalemlerinde harcama yapamaz olmuştur.
    Devlet borçlarının ödemesinde yaşanan sıkıntılar had safhaya ulaştığında, dış borçların faizleri dahi ödenemez hale gelmiştir. Borçlarının faizlerini bile ödeyemeyen Türkiye, “boynu bükük bir zavallı” konumuna düşmüştür. İşte tam bu sırada, Borç veren güçlü ülkeler, tamamen koyunlaştırılmış Türkiye üzerinde, eylem planı olarak “toprak satın alma” girişimini devreye sokmuşlardır. Devlet, borçlarının faizlerini toprak satarak ödeme yolunu seçmiş ve toprak satışlarında büyük bir patlama olmuştur. Koyunlaştırılmış Türk halkı ise, toprak satışını seyretmiş ve kasabın bıçağı altına yatan koyun gibi aciz kalmıştır.
    Kasaplık Koyun Olmak
    Koyunlaştırma hareketinin en son aşaması olan gönüllü olarak “Kasaplık koyun olma” aşamasına gelen Türk halkı, dünya olaylarına karşı duyarsız hale gelmiş ve artık bu dünyadan elini eteğini çekerek köşesine çekilmiştir. Türk halkının büyük çoğunluğu, kesilmeyi bekleyen koyun gibi, kesilmeyi bekler hale gelmiştir.
    Koyunlaştırma hareketinde kısmen başarı sağlanmasına rağmen, dış ve iç mihraklar, faaliyetlerinde hız kesmemişler ve daha da ileri gitmişlerdir. Kuran okuyan bir çocuk, namaz kılan bir memur, hatta harmanda çalışan örtülü Anadolu kadını bile “irticacı ve yobaz” sayılmış ve bunların kökünün kazınması için çalışmalara hız verilmiştir.
    Koyunlaştırma çalışmalarının son noktasını, “Anadolu’da soykırım yapılması ya da büyük bir sürgün harekâtının başlatılması” oluşturmaktadır. Türkiye’de bu son noktaya ulaşılmak üzeredir ama koyunlaştırılan Türk halkından hiçbir ses seda çıkmamaktadır.
    Artık Türkiye’nin köy kahvehanelerinde bile, şu sözler söylenir olmuştur. “ Türk milleti zorlanmadan bir şey yapamaz”, “Türk Milleti koyundur”, “Türk Milleti, toplu iğne yapmaktan bile acizdir”, “Türk Milleti, tembeldir ve uyuşuktur”, “ Türk Milleri savaşma yeteneğini kaybetmiştir”, “ Türk Milleti, A.B.D ve A.B’ye boyun eğmek zorundadır”.
    Dövülmüşlüğün sövülmüşlüğün her an ve her yerde, Türk Milleti üzerinde izini görmek mümkün. Dövülen bir adamda öz güven kalmaz. Kendinin her halükarda yanlış yaptığını düşünür ve hep başkasının otoritesine girmek ister. Hani Pireyi 10 cm.lik kutuya koymuşlar, kutuya girmeden önce 100 cm. sıçrayan pire kutudan çıkarıldıktan sonra 10 cm sıçramaya başlamış. Daha sonra dar bir kutuya koymuşlar pire sıçramayı unutmuş. Bunun gibi Türk milleti de tamamen koyunlaştırılmış gibi gözüküyor. Dövene karşı, hiçbir şekilde el kaldıramıyor. Hesap sormak yerine kendi köşesine çekilmiş ve dünyasına küsmüş durumda. Türk Milleti, tarihini ve kimliğini unutmuş gibi. Kendini Avrupa ve A.B.D’nin gözünden görmeyi tercih etmekte. Peki, bu durum hep böyle mi devam edecek? Türk Milleti hep koyun mu kalacak?
    Türk Milleti Koyun Olur mu?
    Hemen şunu peşinen söyleyelim ki, Türk Milleti koyun değildir. Türk Milleti üzerinde denenen “koyunlaştırma hareketi” er veya geç geri tepecektir. Çünkü Türk Milleti, lider kişilik özelliklerine sahiptir. Ancak Türk Milletinin bir özelliği de, sahip olduğu liderlik özelliğini, zorda kalmadan ortaya çıkaramıyor. Türk Milleti, ancak zorda kaldığında imkânsızı başaracak güce ulaşıyor ve birden şahlanıyor. Türk tarihindeki yaşanan olaylar, bunu açıkça ortaya koyuyor.
    Türk Milleti, hiçbir zaman koyun olamaz. Kasaplık koyun ise asla olamaz. Çünkü Türk Milletinin aslı ve asaleti, koyun asaletine uyum sağlamıyor. Asaleti koyunlaşmaya müsait olmayan bir millet, er veya geç mutlaka bir gün aslına döner. Aslında bunu, dış ve iç mihraklar bu gerçeği biliyorlar. Ama “ne yaparsak kısa günün kârıdır” deyip, koyunlaştırma çabalarına devam ediyorlar. Bunların tüm bu çabaları, Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması gibi, “Ya tutarsa” hesabından oluyor. Ama çabaları boşuna. Çünkü hiç bir zaman göle maya tutmayacak.
    Koyunlaşmış Aslan Ne Zaman Kükreyecek?
    Zamanı evvelde bir gün ormanda hayvanlar arasında büyük bir savaş çıkmış. Bu savaşta ormanların kralı aslan, dünyaya yeni gelen yavrusunu korumak için kendini feda etmiş. Gözleri açımlamamış aslan yavrusu annesi ölünce ortada yetim kalmış. Ormanda yetim kalan aslan yavrusu günlerce çaresizlik içinde ağlamış. Ağlamaktan bitkin düşen aç aslan yavrusunu, koyun sürüsü bulmuş ve aralarına almışlar.
    Annesini kaybeden bir aslan yavrusu koyunların arasına girmiş ve koyun­ların sütünü emerek büyümüş. Zamanla kendini koyu zannetmiş. Gün be gün yavru büyür. Fakat koyunların korkusu ve içgüdülerini alarak büyür. Kendini koyun gibi hisseder ve öyle düşünür öyle yaşar. Bir koyun gibi melemek ister fakat meleyemez, onun yerine her seferinde ortalığı yıkan bir kükreme sesi çıkarıyormuş. Koyun gibi meleyemeyen Aslan kendinden utanmaya başlamış ve bir daha kükrememeye karar vermiş. Günden güne sürüyle birlikte yaşayan aslan yavrusu büyür gelişir. Artık bir yetişkin olmuştur.Yaşlı anne koyun, bir gün vicdan azabından dayanamayıp gerçeği itiraf etmeye karar vermiş ve aslanı karşısına almış. “Bak yavrum sen aslında bizim gibi koyun değil ormanların kralı aslansın” demiş. Aslan tek kalma korkusu ve koyun sürüsünü kaybetme endişesi ile “hayır ben aslan değilim koyunum. Aslan da neymiş. Burada koyunlarla oyun oynamak ve yayılmak varken aslanlık neyime” demiş. Anne koyun o kadar uğraşmasına rağmen, koyun aslanı ikna edememiş ve anne koyun hayatını kaybetmiş.
    Bir gün diğer koyunlardan birisi aslana şöyle demiş: “Sen bizim cinsimizden değilsin. Sen aslansın, biz koyunuz. Sen bu dağla­rın kralısın. Son zamanlarda bu dağlarda çakalların, ayıların sesleri fazla yükselm­eye başladı, bizi rahatsız ediyorlar. Bir kükresen de bizi bunlardan kur­tarsan” demiş. Fakat aslan bunu kabul etmeyerek, “Ben de sizin gibi koyu­num” demiş. Koyunun günlerce ısrarına rağmen aslan, aslan olduğunu bir türlü kabul etmemiş.
    Nihayet bir gün koyun, aslanı alıp bir su birikintisine götürmüş. “İkimizin de sudaki akislerinize iyice bakalım. Senin yelelerin var, benim yok. Söyle ba­kalım ikimizde aynı mıyız?” diye sormuş. Aslan, “Hayır değiliz” demiş. Sonra koyun, “Senin pençelerin var, bizim yok, senin dişlerinle bizim dişlerimiz bir değil. Hatta senin sesinle bizim seslerimiz bile farklı. İstersen bir ben meleye­yim, bir de sen kükre” demiş ve önce koyun cılız bir sesle melemiş, arkasın­dan aslan bütün heybet ve dehşetiyle kükremiş. Aslanın bu kükremesini du­yan çakallar yuvalarına, tilkiler deliklerine, ayılar inlerine kaçışmışlar.
    Ancak Aslan yine de aslan olduğumu tam anlayamamış ve eski alışkanlıkları depreşmiş. Koyunların arasına dalmış. Onlar gibi yaşamaya başlamış. Yine bir gün sürüye bir kurt sürüsü saldırmış. Kendini koyun zanneden aslanda koyunlar nereye kaçışırsa o da onlarla kaçıyormuş. Sonra kurtlar aslanı ve sürüsünü bir uçurumun kenarında sıkıştırmış. Bütün koyunlar sıranın kendilerine geleceği anı umutsuzluk ve üzüntüyle bekliyorlarmış. Kurtlar koyunlardan hiç bir tepki gelmeyeceğini bildiği için acımasız ve pervasızca sürüyü telef ediyormuş. Tam o anda umulmadık bir şey olmuş ve Aslan içgüdülerinin de etkisiyle bir Aslan olduğunu hatırlamış! Sürünün üzerine pervasızca saldıran kurt sürüsünün arasına yıldırım gibi dalmış. Önüne geleni tuttuğu gibi bir silkeleyişte cansız bir kenara fırlatmış. Bu kez kurt sürüsü av olup Aslanın önünden kaçmışlar.
    Aslan daha sonra ormanda bir tepeye çıkmış ve var gücüyle kükremiş. Ormandaki tüm hayvanlar bu sese doğru koşmuşlar ve aslanın önünde saygıyla durup “hoş geldin kralımız” demişler. Aslan diğer tüm hayvanların bağlılıklarını kabul etmiş ve sahip olduğu asalet ile ormanda hayvanlar âleminde adaleti sağlamış. Aslanın eşsiz adaleti karşısında, ormanın huzurunu bozan kurtlar, çakallar, tilkiler ve ayılar bile aslana saygı göstermek zorunda kalmışlar.
    İşte böyle, Hayvanlar âleminde yaşanan bu hikâye, 19 ve 20. yüzyıl dünyasına ne kadar da benzerlik gösteriyor. Dünya insanlığının barış ve huzurunu sağlayan Osmanlı Devleti yıkılınca, geride yetim ve küçük bir devlet bırakmış. Dünya üzerinde var olan kurt, çakal, tilki ve ayı gibi büyük devletler, dünyanın huzurunu kaçırmışlar. Küçük Türkiye Devleti üzerinde “koyunlaştırma hareketini” uygulamışlar. Ama bu uygulama hiçbir zaman başarıya ulaşamayacak. Çünkü Türk Milleti’nin mayasında koyunlaşma yok.
    İstiklal Marşı yazarımız ve Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu konuda bakın ne güzel söylüyor;
    Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
    Gelenin keyfi için geçmişe asla sövemem.
    Biri ecdadıma ATAMa saldırdı mı hatta boğarım,
    Boğamazsam hiç olmazsa yanımdan kovarım.
    Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
    Hele hak namına ölsem haksızlığa tapamam.
    Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
    Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
    Sözün özü, Türk Milleti, hiçbir zaman koyunlaşmayacak. Kendini koyun zanneden aslan, elbet bir gün aslan olduğunu anlayacak ve kükreyecek. İşte o zaman, Dünya; özlemini çektiği barış ve huzur ortamına yeniden kavuşacak.

    2- NE ZAMAN YIKILIRIZ ?
    Dünya’ya hâkim olan güçlerin kuruluş, gelişmesi ve yıkılışları incelendiğinde, gelecekte dünyaya hâkim olacak güçlü devletler için ibret alınacak çok sayıda sayfalar bulunmaktadır. Tarihin sayfaları karıştırıldığında, geleceğe ışık tutacak güçte çok sayıda ibret sayfalarını görmek mümkündür. Dünya hâkimiyeti için incelendiğinde, en çok ibret levhasının, hiç şüphesiz ki, Osmanlı Yüce Devleti tarihinde bulunmaktadır.
    Dünya hâkimiyetinde eşi ve benzeri olmayan ve 600 yıldan fazla dünyaya hâkim olan Osmanlı Yüce Devleti’nin çöküşü, dünya üzerinde hiçbir devletin kıyamete kadar baki kalmasının söz konusu olamayacağı görüşünü daha da pekiştirir. Ancak bu görüş, aynı zamanda dünya hâkimiyetini elinde bulunduran güçlü devletler için, bir ümitsizlik ve teslimiyet belgesi olabilmektedir. Oysa asıl doğru düşünce, dünya hâkimiyeti için güçlü devletlerin, elbet bir gün yıkılabileceği kabul edilmekle beraber, bu hâkimiyetin mümkün olduğu kadar daha da uzun zaman dilimine yayılması için gelişmeleri takip etmek ve zirvede kalabilmenin yollarını aramak gerektiğidir. İşte bu doğru düşünce, en fazla yine Osmanlı Devleti’nde hâkim olmuştur. Bugünün zirvede olan güçlü ülkelerinin, Osmanlı arşivlerini didik didik etmesinin ve araştırmaların sonuçlarını değerlendirerek, ülke yönetiminde uygulamaya koymaları, hâkimiyet süresini uzatma çalışmalarının asıl parçasını oluşturmaktadır. Bu durum, Osmanlı arşivlerinin inceleme periyotlarının gözden geçirilmesi ile açıkça ortaya çıkmaktadır.
    Osmanlı Arşivlerini Kimler İnceliyor?
    Dünya hâkimiyetini kurmak için, Osmanlı arşivlerinden çok sayıda ülke yararlanmaktadır. Osmanlı Yüce Devleti’nin stratejik bilgilerinden yararlanmak için, çok sayıda ülkeden araştırmacılar gelmektedir. Bugüne kadar (2005), 82 ülkeden araştırmacılar, Türkiye'ye gelmiştir. Tarihte önemli bir yer tutan Osmanlı arşivleri, dünyanın pek çok ülkesinden gelen araştırmacılar tarafından mercek altına alınmaktadır.
    Bugüne kadar, Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerini araştırmak için, 82 ülkeden 3.185 araştırmacı gelmiş ve önemli araştırmalar yapmıştır. Avrupa'dan Afrika'ya kadar pek çok ülkeden gelen araştırmacıların ortak noktasını, iyi derecede Osmanlıca bilmeleri oluşturmuştur. Özellikle A.B.D ve İngiltere’den gelen araştırmacılar, Osmanlıca yapılan hızlı arama tekniği ile devlet arşivlerinin büyük bir bölümünü incelemişler ve Yeni Dünya Düzeni’nde nasıl bir strateji izleyeceklerini belirlemeye çalışmışlardır.
    A.B.D’den 690 Araştırmacı gelmiş ve Osmanlı arşivlerini, tarihçi, akademisyen ve araştırmacı kimliğiyle incelemişlerdir. A.B.D’li araştırmacılar, Musul-Hatay meseleleri, Osmanlı Türk askeri düşüncelerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne etkisi, göçmenlik, vatandaşlık ve toplumsal düzenle ilgili belgelerde incelemeler yapmışlardır. Osmanlı döneminde Bosna'nın durumu da araştırılan konular arasında yer almıştır. ABD'li araştırmacılar, ayrıca Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerindeki Türkiye'nin siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel durumunu ve saray hayatını da araştırmışlardır. A.B.D'li uzmanlar, Yüce devletin yükseliş ve çöküş nedenlerini araştırmışlar ve Osmanlı yönetim şeklinin kendi ülke yönetimleri ile benzerlik taşıyıp taşımadığı ya da ortak noktasının ne olabileceğini incelemişlerdir. Öte yandan A.B.D’li uzmanlar, gelecekte topraklarında doğabilecek ihtimal sorunlar için Osmanlı Yüce Devleti’nde çizilen sınırları tek tek araştırmışlardır.
    ABD'den sonra, Osmanlı Arşivlerini inceleyenler Japon bilim adamları olmuştur. Japonya’dan gelen 245 araştırmacı, Osmanlı Yüce Devleti’nin tarihini, kültürel kimlikleri ve Osmanlı'nın bünyesindeki halkları ayrıntılı bir şekilde incelemişlerdir.
    Rusya Federasyonu’ndan gelen uzmanlar, Güney Kafkasya ile Kafkasya ve Ortadoğu'ya ait belgeleri incelemişlerdir. Rusya, Kırım-Kafkasya ve Orta Asya’dan Osmanlı İmparatorluğu'na yönelik göçleri de incelemişlerdir.
    Osmanlı Neden Çöktü?
    Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar…
    Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir…
    “Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir
    Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:
    “Nemelazım be Sultanım!”
    Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:
    “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
    Nihayet kalkar,Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gelir..
    Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
    “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
    Yahya Efendi duraklar:
    “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”
    “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
    Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu akıl almaz açıklamasını yapar:
    “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…”
    Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
    Mektup bugün Topkapı’da sergi halindedir…
    Nemelazımcı Anlayış Yaygınlaşıyor
    Türkiye’de, yavaş yavaş nemelazımcı anlayış yaygınlaşıyor. Türk halkının manevi değerleri sürekli olarak erozyona uğratılıyor. Erozyona uğramış beyinler düşünemez hale geliyor. Ruhsuz, düşüncesiz, ilgisiz, bilgisiz ve nemelazımcı insanların sayısı her geçen gün artıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” düşüncesi her geçen gün yaygınlaşıyor. Öte yandan, ülkeyi parçalamak ve yıkmak isteyen iç ve dış güçler, her geçen gün adımlarını daha da sıklaştırıyorlar. Kimdir bu iç ve dış mihraklar? Neden Türkiye’yi yıkmak istiyorlar?
    Dış mihrakların kim olduklarını bilmeyen yok artık. Başta dünyayı yönetmeye aday olan ülkeler geliyor. Türkiye’nin en büyük düşmanları, dünya hâkimiyetinde söz sahibi olan süper güçlerdir. Çünkü Türkiye, onlara göre, süper güç olma ve dünyayı yönetme kapasitesine sahip bir ülkedir. Bu nedenle, dünya hâkimiyetinde rakip olarak gördükleri Türkiye’yi parçalamak ve yıkmak için birbirleri ile işbirliği yapıyorlar. Bu işbirlikçilerin başında A.B.D, Rusya ve Avrupa Birliği üyeleri geliyor. Bu ülkelerin, Türkiye’yi yıkma planları, tamamen “Böl, Parçala ve Yut” taktiğini içeriyor. Onlara göre, Türkiye’de kışkırtmaya müsait etnik unsurlar kullanılmalıdır. Bunu en etkin biçimde yapıyorlar. Bin yıldan fazla beraber yaşamış Kürtleri kışkırtarak ayaklanmaya çağırıyorlar. P.K.K terör örgütünü açıktan maddi ve manevi olarak destekliyorlar. Bu konuda, Türkiye yöneticilerine yoğun baskı yapıyorlar. Ülke yöneticileri bu yoğun baskılara boyun eğmek mecburiyetinde kalıyorlar ve hatta yönetimin lideri, kendilerine Kürt aydınları diye ad taktıkları, aslında Kürt Devleti kurmak için kollarını sıvamış ve Dış Mihrakların oyuncağı olmuş, Cahil Kürt liderleriyle görüşmeye zorlanıyor. Böylelikle, Türkiye’de “Kürt Sorunu” olduğu kabul ettirilmek isteniyor.
    Sahi Türkiye’de Kürt Sorunu var mı? Türkiye’de “Kürt Sorunu” ve “Doğu Sorunu” diye sorunlar yoktur. Türkiye’de gerçek anlamda kültürsüzlük ve eğitimsizlik sorunu ile menfaatler çatışması sorunu vardır. Türkiye’yi yönetenler hala Doğu’nun kalkınmasından dem vuruyorlar. Cumhuriyet kurulduğundan beri, Türkiye yöneticileri, Doğu’yu kalkındırmak için, Batı bölgelerinden toplandıkları vergileri Doğu ve Güney Doğu bölgelerine aktardılar. Ama Doğu yine de kalkınamadı. Neden? Yöneticiler bunun nedenini, Türkiye’yi bütünüyle inceledikten sonra ancak anlayabilirler. Bugün, Türkiye sanayisinde, turizminde ve ticaretinde söz sahibi olan kişilerin hemen hemen büyük çoğunluğu, Doğu kökenlidir ve bunların çoğu da Doğu bölgelerinde yaşayan aşiretlerin ileri gelenleridir. Bu kişiler, yıllardır Doğu’nun kalkınması adına, Devletten yaşadıkları bölgeyi kalkındırmak için kredi almışlar, ancak yatırımlarını, hep Batı bölgelerine yapmışlardır. Bu gerçeği, Merhum Turgut Özal, Cumhurbaşkanı iken Siirtli İş Adamlarına kabulünde bizzat dile getirmiştir. Evet, Türkiye’de, Kürt Sorunu ve Doğu Sorunu yoktur. Ortada menfaat çetelerinin daha da zengin olması ve Doğu insanının daha da köleleştirilmesi vardır. İsterseniz günlük gazetelere bir göz atın. Doğu ve Güney Doğudaki yoksul halkın yaşantısı ile aynı bölgede gerçekleşen aşiret reisi düğünlerini karşılaştırın. İşte o zaman, sorunun ne olduğu apaçık görülecektir.
    Türkiye’yi yıkmak isteyen iç mihraklar kimler? Bu soruyu cevaplamadan önce, Yahya Efendi’nin açıklamasını yeniden gözden geçirelim. Yahya Efendi diyor ki;“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir.”
    Söyleyin Allah Aşkına. Bugün için bu durumların çoğu Türkiye’de yaşanmıyor mu? Ülkede kapkaç terörü ve cinayetler almış başını gidiyor. Büyük şehirlerde can güvenliği endişesi ile halk, güneş batımıyla birlikte evlerine sığınıyorlar. Doğu bölgelerinde ise P.K.K terörü almış başını gidiyor. Hatta P.K.K terörü Karadeniz bölgesine bile sıçrıyor ve yakalanan teröristlere linç girişimi yapmak isteyen halk polis tarafından engelleniyor ve sırf Avrupa Ülkeleri’ne şirin gözükmek için, Türk Polisi, işinden olmamak için, P.K.K teröristlerini korumak zorunda bırakılıyor.
    Türkiye’yi yıkmak isteyen iç ve dış mihraklar, Kürt Devletini kurduktan sonra faaliyetlerine son verecekler mi? Elbette hayır. “Su uyur düşman uyumaz” gerçeğine uygun olarak, Türkiye’nin iç ve dış düşmanları hiçbir zaman uyumayacaklar. Bu defa, ülkede başka yapay sorunlar ortaya atacaklar. Sırada planladıkları oyunların bazıları şunlar; Türkiye’de yaşayan diğer etnik grupları kışkırtmak (Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar, Araplar, Çeçenler v.s), Devlet organları arasındaki uyumu bozmak ve bu organları birbirine düşman yapmak, Halk ile Devletin arasını açarak iç savaş çıkartmak ve ülkeyi tamamen yıkmak. Peki, daha sonraki esas plan nedir? Çok sayıda kantonlardan oluşan İstanbul merkezli Rum Devleti kurmak. Bunun için çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. Bazı iç mihrakların İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında özerk bir statü uygulamasını istemeleri ve bunun için her platformda dile getirmeleri, Rum Devleti kurma girişimlerinin bir parçasıdır. Evet, Türk Halkı ve Türkiye’yi yönetenler, tüm bu olumsuz gelişmelere karşı duyarsız kalmaya devam ederlerse ve “nemelazımcılık anlayışı” devam ederse, Türkiye’nin tamamen çökmesi mümkün olacaktır. Peki, bu durum gerçekleşir mi? Türkiye çöker mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak ortada iki seçenek var. Birincisi, “Nemelazımcı Anlayış” devam edecek ve Türkiye çökecek. İkincisi seçenek ise, Türkiye’yi yönetenler ve Türk halkı, küresel gelişmelere karşı bilinçli ve duyarlı hale gelerek gerekli tedbirleri alacak ve Türkiye yükselerek süper güç olacak.

    3- KÜRESELLEŞMENİN EFENDİLERİ VE CAN ÇEKİŞEN DÜNYA
    Küreselleşmenin efendileri, dünyayı özgürleştirme teranelerini söyleyedursunlar, dünya gerçekten can çekişmektedir. Küreselleşmenin efendileri, sömürü düzeninin keyfini sürerken, küreselleşmenin köleleri ise prangaya vurulmuş halde ölümü beklemektedirler. Efendiler ile köleler arasındaki uçurum gittikçe büyümekte ve dünya efendi-köle çatışmasına doğru hızla ilerlemektedir. Bu durum özellikle dünyanın baş efendisi olan A.B.D’de açıkça görülmektedir. A.B.D’de bir tarafta aşırı yemekten ölen beyaz insanlar ile açlıktan kıvranan zenciler karşı karşıya gelmekte ve ülke iç savaşa doğru sürüklenmektedir. Öyle görülüyor ki, çok yakın gelecekte, dünyanın efendileri olan ülkelerde iç savaşlarla birlikte, “Efendi-Köle Savaşları” adı verilecek olan küresel savaş olacaktır. Çünkü dünya istatistikleri incelendiğinde, bu tehlike açıkça görülecektir.
    İlk insan topluluklarından 1900 yılına kadar dünya nüfusu ancak 1,6 milyar kişiye ulaşmıştır. 1930 yılında da toplam nüfus 2 milyardan azdır. Dünya nüfusu 1960’da 3 milyar, 1977’de 4 milyar ve yalnızca on iki yıl sonra, yani 1989’da beş milyar olmuştur. 1999’da nüfusun 6 milyarı geçeceği tahmin edilmektedir. Nüfus artışı, BM’nin ortalama tahminleri doğrultusunda gerçekleşirse, gelecek yüzyıl içinde 4,6 milyarlık bir artış yaşanacaktır. Şu sıralarda artış hızı yılda % 1,7 kadar olduğuna göre, bu hız sürdürülürse, dünya nüfusunun 2027 yılında 10 milyara, 2060 yılında ise 20 milyara ulaşması beklenmektedir
    Dünya ülkelerinin en fazla nüfuslu olanları incelendiğinde, bazı farklı gelişmelerin olduğu görülür. 1950 ve 1998 yıllarında dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’dir. Çin’i Hindistan takip etmektedir. Bu iki ülkenin ardından Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. Dördüncü sırada, 1950’de Rusya yer alırken, 1998 yılında Endonezya yer almıştır. Ancak bugünkü nüfus artış hızları aynen devam ettiğinde, 2050 yılında, dünyanın en kalabalık ülkesinin Hindistan olacağı ve Çin’in ikinci sırada yer alacağı beklenmektedir. Bunun sebebi, Çin’de nüfus planlamasının çok katı kurallarla uygulanması ve buna karşılık Hindistan’da nüfus planlamasının istenen düzeyde yapılamamasıdır. 2050 yılında üçüncü sırada Amerika Birleşik devletleri, dördüncü sırada ise Pakistan yer alacaktır. Burada ilginç olan Amerika Birleşik Devletleri’nin 1950’de, 1998’de ve gelecekte 2050’de, hep üçüncü sırada yer almasıdır. Öyle görülüyor ki, Amerika Birleşik Devletleri, süper gücünü korumak için, nüfus planlaması uygulamamış ve bundan sonra da uygulamayacağı anlaşılmaktadır.
    Nüfus verileri, dünyanın azalan bir oranda da olsa hala hızla kalabalıklaştığını gösteriyor. Günümüzde, % 1.33’lük artış hızıyla yılda 78 milyon insan dünya nüfusuna eklenirken, artış hızı 2050 yılında 0.34’e düşecek. Hindistan’da yılda 16 milyon kişi dünyaya gelirken, Çin’de ise 11 milyon 400 bin kişi hayata “merhaba” diyor.
    Dünya ülkelerinde bebek ölümlerinin en fazla olduğu ülkeler; Angola, Afganistan, Sierra Leone, Mozambik, Batı Sahra, Liberya, Nijer, Somali, Mali ve Tacikistan gibi aynı zamanda dünyanın en yoksul ülkeleridir. Bu 10 ülkenin 2’si Asya, 8’i Afrika ülkesidir. Bebek ölüm oranlarının en düşük olduğu ülkeler ise Singapur, İsveç, Japonya, İzlanda, Finlandiya, Norveç, Malta, Çek cumhuriyeti, Andora ve Almanya gibi zengin ülkelerdir. Bu ülkelerden Japonya ve Singapur hariç diğerleri Avrupa ülkesidir.
    Dünyanın yaşam umudu istatistikleri (ortalama ömür) incelendiğinde, refah durumu ve sağlık şartları iyi olan ülkelerde ortalama ömrün gittikçe yükseldiği dikkati çekmektedir. Ancak dünyanın en yoksul ülkelerinde ise ortalama ömür çok azdır. Andora, Singapur, San Marino, Japonya, İsviçre, İsveç, Avustralya, İzlanda, Kanada, İtalya gibi zengin ülkelerde, insanlar ortalama 80 yıl yaşarken, Botswana (Afrika) ülkesinde ancak 30 yıl yaşayabilmektedirler. Öte yandan Zambiya, Angola, Lesotho, Mozambik, Malawi, Swaziland, Zimbabwe, Rwanda, Namibya gibi yoksul Afrika ülkelerinde de, insanlar ortalama 30-40 yaş arasında ölmektedirler.
    Dünyanın gerçekten en önemli sorunlarından biri de kuşkusuz ortalama ömürde görülen çelişkidir. Bu çelişkinin çözümü için, zengin ülkelere büyük görevler düşmektedir. Dünya’nın “Ben sadece kendimi ve kendi ülkemi düşünürüm” diyen liderler değil, “Ben bütün insanlığı ve bütün dünyanın barış ve huzurunu düşünürüm” diyen liderlere ihtiyacı vardır.
    Dünya ülkeleri arasında okuryazarlık bakımından en düşük ülke Burkina Faso’dur. Bu ülkede nüfusun ancak % 18’i okuryazardır. Burkina Faso’yu Eritre, Sierra Leone, Benin, Gine, Somali, Sudan, Gambiya, Etiyopya ve Nijer gelmektedir. Bu ülkelerin hepsi Afrika kıtasında yer almaktadır.
    Dünya tarım ürünleri ekimi ve üretimleri ile dünya nüfusu karşılaştırıldığında, dünya üzerinde açlık ve yoksulluğun söz konusu olamayacağı ortaya çıkar. Ancak bugün için tarımsal üretimin dünya genelinde eşit düzeyde dağılmadığı ve tarım ürünlerine sahip ülkelerin, sahip oldukları ürünleri, bir silah gibi kullanmaları sonucu, dünya açlıkla kıvranmaktadır. Oysa, Dünya’da 2003 yılı itibariyle 208 milyon hektar alana buğday ekilmekte ve yıllık 556 milyon ton buğday üretilmektedir. Arpa Ekimi 57 milyon hektarı bulmakta ve 141 milyon ton üretim gerçekleşmektedir. 2003 verilerine göre dünya toplam tahıl üretimi, 1,8 milyar tonu aşmaktadır. Dünya nüfusu 6,4 milyar olarak kabul edildiğinde ise, dünyada ortalama kişi başına 280 kilogram tahıl düşmektedir. Bir kişinin günde ortalama 400 gramlık bir ekmek tükettiği göz önünde tutulursa, yıllık tahıl tüketimi 146 kilogramdır. Buna göre dünya insanlığının yıllık tahıl ihtiyacı ancak 949 milyon ton kadardır. Yani dünya tahıl üretimi eşit şekilde paylaşımı yapılmış olsa, dünya gıda ihtiyacını karşıladığı gibi, 857 milyon ton tahıl artmaktadır. Peki, dünya neden açlıkla kıvranmaktadır. Peki, neden, Afrika’da günde 100 bin kişi açlıktan ölmektedir? Nedenleri arasında, dünya zenginlerinin; cimriliği, aç gözlülüğü, acımasızlığı, vurdumduymazlığı, vicdansızlığı ve maneviyatsızlığı başta gelmektedir.
    Dünya’da üretilen hayvansal ürünlerin üretimi ise şöyledir. 2003 yılı itibariyle, dünyada 58,9 milyon ton sığır eti, 8 milyon ton koyun eti, 4 milyon ton keçi eti ve 65 milyon ton tavuk eti olmak üzere toplam et üretimi 136 milyon tonu aşmıştır. 2003 yılı itibariyle süt üretimi ise, 507 milyon ton inek sütü, 8 milyon ton koyun sütü, 11 milyon ton keçi sütü olmak üzere toplam 526 milyon tonu bulmuştur. Ayrıca aynı yılda dünya tavuk yumurtası üretimi 56 milyon tonu bulmuştur. Dünya nüfusu, 6,4 milyar olarak kabul edildiğinde, kişi başına 21 kilogram et, 82 kilogram süt ve 9 kilogram tavuk yumurtası düşmektedir. Peki, dünyada üretilen et, süt ve yumurta, eşit şekilde dünya insanlarına dağıtılmakta mıdır? Elbette hayır. Yoksul, Afrika, Asya ve Güney Amerika insanlarının çoğu, yaşamları boyunca etin, sütün ve yumurtanın tadını bile öğrenmekten mahrumdurlar. Peki, yoksul ülkeler, üretilen ürünlerin tadını bile bilmiyorlarsa, bu ürünleri kimler tüketiyor?
    B.M Kalkınma Programı’nın hazırladığı 1998 raporu tüm dünyada zengin-yoksul uçurumunun çok derinleşmekte olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. B.M raporuna göre, aralarında Microsoft’un patronu Bill Gates’in de bulunduğu 225 zenginin serveti, dünyadaki 2,5 milyar yoksula yetecek boyutta. 225 zenginin serveti 1 trilyon doları buluyor. Zengin ülkelerin tüketimi rekor seviyeye ulaşırken yoksul ülkeler her zamankinden daha çok açlık, sefaletle kıvranıyor. Oysa zenginlerin sadece kedi-köpek mamalarına harcadığı parayla yoksulların eğitim ve sağlık hizmetlerinin karşılanabileceği ifade ediliyor. Avrupa’da parfümlere 12 milyar dolar, Avrupa ve ABD’de kedi ve köpek maması için 17 milyar dolar harcanıyor. Dünya uyuşturucu maddelere 400 milyar, askeri malzemeler için 780 milyar dolar sarf ediyor.
    Birleşmiş Milletler 2000 İnsani Gelişme Raporu’na göre; Dünyada en zengin 200 kişi, toplam 1 trilyon dolara ulaşıyor. Ancak az gelişmiş 43 ülkede yaşayan 582 milyon insanın toplam gelirleri ise, sadece 146 milyar doları ancak buluyor. Bir araştırmaya göre, ABD’de 100 çocuktan 17’si, Japonya’da 100 çocuktan 14’ü, Fransa’da 100 çocuktan 10’u, Almanya’da ise her 5 çocuktan birisi aşırı şişman olduğu tespit edilmiştir. Amerikalılar şimdiden çözüm arayışlarına girerken, üç çocuktan birinin de aşırı yeme alışkanlığına sahip olması yetkilileri derinden derine düşündürüyor. 12-13 yaşlarında, 1.65 boyundaki çocuklar 135 kilo gelebiliyor. Her 5 A.B.D’liden biri aşırı şişmanlıktan şikayetçidir. 5 milyondan fazla Amerikalı normalden 45-50 kilo daha şişmandır. Tüketim çılgınlığı ve bunun doğal sonucu olarak her geçen gün biraz daha büyüyen çöp dağları, bugün A.B.D’nin karşı karşıya kaldığı önemli sorunlardan bir diğeridir. 1999 yılında toplam olarak 230 milyar kilo çöp üreten Amerikalılar, çöp üretimi yarışında başı çekiyor.
    1999’da, 2,8 milyar insan günlük 2 dolardan az bir gelirle yaşamıştır. 1.2 milyar insan ise günlük 1 dolardan az bir gelirle yaşamak zorunda kalmıştır. 2000’de, 1,1 milyar insan temiz suya ulaşmaktan yoksundur ve 2,4 milyar insan gelişmiş sağlık hizmetlerine ulaşmaktan yoksundur.
    1990 yılından bugüne kadar (2004), sivil savaşlar, etnik çatışmalar ve devletlerarasında çıkan 16 savaştan dolayı 3,6 milyon insan ölmüştür. Soğuk savaşlar sonrasında ölü ve yaralı sivillerin % 90’ı kayda geçmemiştir. Dünyanın en zengin 10 ülkesi; İsviçre, Luxemburg, İsveç, Norveç, A.B.D, İzlanda, Kanada, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Brunei’dir. İlk dört ülke, Avrupa’da yer almaktadır. A.B.D ve Kanada’dan sonra gelen son üç ülke ise İslam ülkesidir ve her biri zenginliklerini sahip oldukları zengin petrol yataklarına borçludurlar. Bu üç ülkede petrol rezervleri tamamen bittiğinde, kısa sürede dünyanı en yoksul ülkeleri arasına geçebileceklerdir.
    Dünyanın en yoksul ülkeleri, Mozambik, Etiyopya, Nepal, Gine Bissau, Malawi, Bangladeş, Zaire, Mali, Burkina Faso ve Birmanya’dır. Bu 10 ülkenin 3 Asya, 7’si Afrika ülkesidir.
    Afrika, Güney ve Orta Amerika ile Asya’nın bazı ülkeleri, dünya enleri içinde refah, zenginlik ve kültür bakımından hep en düşük, ölüm, hastalık, yoksulluk, yokluk, açlık konularında ise hep en yüksek oranları içermektedir. Kuşkusuz bunun nedeni, doğal coğrafi şartlarının yanında, Avrupa ve Amerika’nın sömürgesi olmasından kaynaklanmaktadır. Öyle ki, G-8’ler denilen dünyanın en büyük zengin 8 ülke liderleri, arada sırada, canları sıkıldıkça, bir araya gelmekte ve dünyayı sömürmek için usturuplu ve sinsi planlar yapmaktadırlar. Bu planlardan birisi, dünyada küresel terör çıkarmaktır. Maalesef bugün dünya terörü denilen terör hareketleri, enine boyuna tartışıldığında, tüm terör olaylarının arkasında hep süper zengin ülkeler olduğu açıkça görülmektedir. “Peynirin kurdu içindendir” özdeyişine uygun olarak, dünyanın efendileri önce kendi ülkelerinde terör olaylarını teşvik etmekte ve terör olayı gerçekleştikten sonra, gözüne kestirdiği ülkeleri işgal ederek sömürgeleştirmektedir. 16 yüzyıldan itibaren sistemleşen sömürgecilik faaliyetleri, ne yazık ki, 21.yüzyılda bütün dehşetiyle devam etmektedir. Hem de bugün sömürgeleştirme faaliyetleri, demokratikleşme, özgürleşme, batılılaşma, uygarlaşma teraneleri ile yapılmaktadır.
    G-8’lerin efendilerinin toplantıları, hep küreselleşme karşıtlarının gösterileri altında yapılmaktadır. Ancak sanki küreselleşme karşıtlarının gösterilerine inat olsun diye, toplantılar fıkralı-nükteli sohbetler eşliğinde hep şakalar yapılmakta, dünyanın yoksul ülkeleri ile adeta dalga geçilmektedir. Zenginler Kulübünün patronları, bugünkü düşünce ve uygulamalarından vazgeçmediği sürece, 21.yüzyılda da dünya “Tezatlar Gezegeni” olmaya devam edecek ve “Küresel Savaş” dünyayı tamamen kana boyayacaktır. Küresel savaşın kanları, tüm dünya insanlığın yüzüne sıçrayacaktır. Bundan dünyanın efendileri de nasiplenecektir. Çok geç olmadan, küreselleşmenin efendileri, can çekişen dünyanın halini görmelidirler.

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-09-22 13:26:38
    Konu: ne mutlu türküm diyene
    bizim kahraman eden bizleri güçlükılan damarlarımızdaakan kandır şehitler ölmez vatan bölünmez ne mutlu türküm diyene

    Bağlantı »


şehitler ölmez vatan bölünmez

Onlar, delikanlı çağında, millet ve vatan aşkıyla ellerine silah aldılar. Hepsi birer ana kuzusuydu ama tüfek kuşanıp da, bölücü kurşunlarına karşı göğüslerini siper ederken arslan kesildiler. Damarlarındaki kan “deli” gibi akarken tek düşünceleri vardı: Bin yıllık Türk yurdunu bölmek isteyen gafillere karşı durmak! Albayrağın gölgesinde nöbet tutarken can verip şehitlik mertebesine eriştiler img149/1954/test01ld5qo5.jpg
« Önceki :: Sonraki »

Image Hosted by ImageShack.us

Tedhiş ancak tedhişle mağlup edilebilir.Bu dünyada yalnız cesur ve azimli insanlar galip gelmiştir.Ve biz öyle kuvvetli,öyle asil,öyle yüce bir fikir için mücadele ediyoruz ki bu son damla kanımızı akıtıncaya kadar savunmaya layıktır.Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar savaşa aitir ve en iyi savunma hucumdur.

Bugun Türk bayrağını yakarak ,

Vatanima göz dikerek ,

mehmetciğime ates edederek mutlu olacaklarını sanan gafillere,

teröristlere  ve nankörlere sadece üç kelimelik bir mesajı var Türk Gençliği'nin

UNUTMAM,UNUTTURMAM,AFFETMEM

Buyuzden varız ŞEHİTLER ÖLMEZ

free web hit counter
Ne Mutlu Türk'üm Diyene